
Dr. Ebru Nurluoğlu; küçük yaşlardan beri iyiliği benimseyen, “yerli Robin Hood” diye anılan, başarılı bir beyaz yaka kariyerini geride bırakıp Türkiye’nin en uzun ömürlü vakıflarından biri olan Acil İhtiyaç Projesi Vakfı’nın kurucusu...
Kıtalar arası iyilik köprüleri kuran, dezavantajlı bölgelerdeki annelere ve çocuklara umut olmayı seçen, dönüşen, dönüştüren, paylaşan ve paylaştıran bir yolculuğun mimarı olarak, kendi derdinin dert olmadığını fark ettiği anda başkalarının derdine derman olacak bir sistem kurdu.
Yaptıklarına, vesile olduklarına sosyal sorumluluk değil, 'sosyal zorunluluk' olarak bakabilen, “Biri yapmalıydı, ben yaptım” diyecek kadar eyvallahsız bir hikâye… İyiliği sistemleştiren, varlıklı ile yoksul arasında görünmeyen köprüler kuran bir yolculuk.
Nurluoğlu, Saint Benoit Fransız Koleji’nin ardından, 1994’ de Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi. Masterını halkla ilişkiler üzerine tamamladı, reklam, halkla ilişkiler, televizyon üçgeninde metin yazarlığı, danışmanlık, müşteri ilişkileri, ekran önü derken, iletişim alanının her basamağında yer aldı. Acil İhtiyaç Projesi fikrini ilk olarak 1993 yılında hayata geçirdi. Okul yıllarında başlayan eşya, giyecek, erzak, kitap toplayıp Türkiye’nin ulaşılması zor köşelerine ulaştırma çabaları ilkokul günlerine kadar uzanıyor. Üniversitede okurken, 'belki benim gibi ‘hala başkaları için yapılabilecek bir şeyler olduğuna’ inanan birileri vardır diye düşünerek yazdığı “Sizin İhtiyacınız Olmayabilir ama Onların Var” adlı metin daha önce yardımcı olduğu aileler kanalıyla önce elden ele, kulaktan kulağa, sonra da medyanın da yardımıyla hızla yayıldı. 1993-1995 yılları arasında sadece bir sivil toplum örgütü olarak hizmet verirken; 18 Ekim 1995 tarihinde “Acil İhtiyaç Projesi Vakfı” olarak resmi kuruluş haline geldi. Türkiye ve dünyada, zor ve riskli lokasyonlarda binlerce insana su, gıda, malzeme temin eden insani yardım projeleri yürüten; yetimhaneleri ve yoksul susuz köyleri dolaşan Nurluoğlu'nun kurduğu Vakıf; Afrika'da bir Türk açık yetimhanesi, yetim okulu ve iyilik çiftlikleri kurdu.
Nurluoğlu aynı zamanda 'Denemeyi Deniyorum', 'Kendinden Kaçarken Yakaladın Seni', 'Mutluluk Kılavuzu' ile 'Vaha' kitaplarının yazarı, mutluluk araştırmaları için dünyayı arşınlayan bir gezgin ve bir anne...
Türkiye’nin en genç vakıf kurucusu ve başkanı sıfatını da alan Nurluoğlu'nun küçük yaşlarda başlayan paylaşımcı ruhuna, ailesinin hikayesine, üniversitede; varsıldan alıp yoksula verme üzerine kurduğu sisteme, Afrika'daki yetimhanelere ve aslında kısaca iyiliği sistemleştiren eyvallahsız ve özgün bir yolculuğa birlikte eşlik edelim.
Söyleşiye geçmeden önce benim tek kelimeyle 'adanmış' olarak niteleyebileceğim bu özel hikayenin geniş versiyonunu merak edenlere, Ebru Nurluoğlu'nun hayat hikayesinin yer aldığı, Derya Ayyıldız tarafından kaleme alınan “Demir Kelebek”isimli kitabı öneririm.

35 yıllık bir mücadeleden geliyorsunuz bu iyilik hareketinde. Geçmişten bugüne baktığınızda, kıtalar arasında köprüler kuran bir kadına dönüşen versiyonunuz var şu anda karşımda. Eski Ebru ile bugünkü Ebru arasında gerçek kırılma anı dediğimde aklınıza neler geliyor?
Birkaç tane kırılma anı var. Özetle; ilki çocukluğumda sokakta kendi eşyalarımı paylaştığımda bunun bir iletişim biçimi olabileceğini anladığım an. İkincisi annemin beni ilkokulda Anadolu'ya topladığım kitapları, kendi küyüphanemin kitaplarını göndermek için kucağında postaneye gitmemiz. Düşünebiliyor musunuz? Araç olmaksızın postanede yapıyoruz bunları. Geriye döndüğümüzde geçmiş bazen bizim için kırılma anıdır ya şimdi daha iyi anlıyorum. Üçüncüsü de bu hayattaki ruhani rehberlerimden biri olduğuna inandığım Madam Mari ile tanışıp etnik köken diye bir şey olduğunu, birilenin Ermeni, birilenin Süryani olduğunu ama Ermenilerin bizim ramazanda oruç tuttuğunu, onların paskalyasında bana yumurta ettiğini anlamam, görmem. Bu kısım benim için çok önemli. Bunun arkasında Madam Mari'nin sokaklarda benim yazdığım metni dağıtarak, insanların iyilikte bulunmasını sağlamasını hatırlıyorum. Mari ve ailesini 12 yaşımda evlat edinmiştim.
Aile evlat edindiniz? 12 yaşında...Nasıl bir aileniz vardı? Çok kucaklayıcı, çok destekleyici bir aile olmalı diye düşünüyorum.
Aslında ben bunları tek başıma yapıyordum,ailem de ekstra bir şey demiyordu. Çok destekleyicilerdi. Annem babam doktordu. Ve idealist doktorlardı.Onlardan çok şey öğrendim.
Acil İhtiyaç Projesi Vakfı Başkanısınız, pek çok insana dokunduğunuzu, iyiliklere vesile olduğunuzu biliyoruz. Gittiğiniz dezavantajlı bölgelerde çocukların ve kadınların hayalleri neler ? Siz bir konuşmanızda 'onların hayallerini hayal bile edemeyeceğimizi' ima etmiştiniz...
Yani 'Annem üşüyor, ona da palto' 'anneannem için soba' 'meyve kasası, kütüphane için' Afrika'da 'beyaz ekmek' 'elma' bunlar onların hayallerinden örnekler. “Ne seni mutlu eder?” diyoruz. 'bir sandalye' 'bir çarşaf olsa' diyorlar. Bunlar benim için hala çarpıcıdır.
YERLİ ROBİN HOOD
Size 'yerli Robin Hood' diye isim takmışlar. Sosyoekonomik olarak güçlü ve varsıl bir geçmişten geliyorsunuz. İçine doğduğunuz dünya ile sonradan farkettiğiniz ihtiyaç sahiplerinin dünyasını karşılaştırdığınızda neler gördünüz?
Öncelikle şunu söylemeliyim: Varlıklının dünyası ile ihtiyaç sahibinin dünyası arasındaki bu yolculuğum hiç bitmedi çünkü var olandan alıp ihtiyacı olana aktarmak bende giderek içimi titreten bir misyon haline geldi.
Ultra zengin bir şekilde büyümememe rağmen ziyaret ettiğim ihtiyaç sahiplerinin evleri benim için Mars'ta bir ev ziyareti gibiydi. Aynı gezegende olamazdık çocukların pazar yeri çöplerinden toplanan artıklarla beslendiği, birkaç aylık bebeklere restorandan bağışlanan kolanın gıda niyetine dayatıldığı, fare ya da insan arasında temizlik konusunda farkların sıfırlandığı hayatlar... Diğer yandan ‘roastbeef’in iyisinin yarıştırıldığı, düğünde illa ki ıstakozun statü simgesi haline getirildiği bir dünya...
Vakıf olarak ve bireysel olarak neden Türkiye'nin dışına çıkma ihtiyacı hissettiniz? Buralara yetebildik de mi yurt ıdışına açılma ve oralara iyilik götürmeye karar verdiniz?
Tabii, benim eğer yurt dışına çıkıp gezme hakkım varsa, orda dövizimi yurt dışında harcayabiliyorsam, ben istersem orada iyi bir restaurantta yemek yerim, istersem de sandviçimi yer, o parayı fakire fukaraya harcarım. Tamamiyle bu benimle ilgili bir şey. Yapanlar için de aynı şeyi düşünüyorum. Benim çok ektrem bir durumum var, 6 yaşımdan beri Türkiye'ye hizmet ediyorum zaten.Dünya vatandaşlığı bizim sadece marka okuryazarlığı üzerinden okumamız doğru değil, bu dünya vatandaşlığı değil. Bunu anlatabilmek istiyorum. Bu soru bana sıkça soruluyor ve şaşırıyorum. O da insan o da insan ya. Ben kimsenin bir kaynağını kullanmıyorum. Kendi kaynağım. Ben şu anda 30 bin lira paramı yabancı marka bir çantaya verdiğimde bana kimse bir şey demiyor, hatta havam bile olur. Ama bu parayı Kamboçya'da, Nijerya'da bir yetimhanenin çocuklar düşmesin diye halılarını döşesem bana laf eden oluyor. Çok acayip bir şey bu. Ben bu ikilemi hazmedemiyorum.
Bu ikilemden yola çıkarak size şunu sormak istiyorum; hayatınızın akışına baktığınızda bir yolculuğu tercih etmişsiniz. Peki bu yolculuğu gerçek anlamda neye tercih ettiniz?
Çok yüksek kazançlı bir beyaz yaka olmaya, kariyerime tercih ettim.
Yardım ettikten sonra kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Sizce yardım etme, iyilikte bulunma dürtünüzü mutlulukla ilişkilendirmek mümkün mü?
Biliyorum herkesin beklediği cevap “mutlu oluyorum” demem. Ama ben sadece “insan gibi” olduğumu hissediyorum. Hani şu çocuk kitaplarında okutulan, bir zamanlar anneanne ve dedelerimizin bize öğretmeye çalıştığı gibi olmaya milim milim yaklaştığımı hissediyorum sadece!
Evet belki anlık mutluluklar da yaşıyorum ama yardım etme çabalarımın temelinde sadece “mutlu olma”nın yattığını düşünmüyorum. Her yardımın hemen ardından bir telaş başlıyor, çünkü yardımların orada bitmemesi gerektiğini biliyorum. Bu bana büyük bir sorumluluk yüklüyor. Yardımları yaşam şekli haline getirmem de bu yüzden. Eğer böyle bir sorumluluğu almasaydım, arada sırada yardımlarla uğraşsaydım, bilmiyorum belki daha uzun süreli mutlu olabilirdim. Yine de bu anlık mutlulukların sahiciliğinden emin olmak içimi ferahlatıyor. Samimiyetten uzak, mutlulukmuş gibi hisler yerine bunu tercih ederim. Ama dedim ya, kapılıp gitmeye vaktim yok; durmadan devam etmeliyim.
Düşünün ki bazı yardımlarınız o insanın ilerlemesine ani katkılar sağlıyor. Bir gencin üniversiteye adım atmasına, hayatını kalkındıracak bir karar almasına, umutsuzluktan sıyrılıp yeniden güçlenmesine yardımcı olacak; o an ihtiyacı olanı manevi, maddi ya da fiziki desteği sağlamak elbette çok mutluluk verici. Bunu yadsıyamam ama bu benim için öncelik değil. Sanılanın aksine ben bunları mutlu olmak için yapmıyorum.
Kaldı ki insanlar Bolivya, Zambiya ya da Batman’da sekiz aydır aç, ben onların o anda belki bir aylık yemek ihtiyaçlarını giderebiliyorum; bununla mutlu olmak bana göre züppelik. Yiyecek yemeği olmayan birine elimden geleni yapıp ihtiyacını o anda verdiğimde en azından bir umudu, biraz daha dayanma şansı olacak. Diğer yandan taa Türkiye’den gidip Amazon bölgesinde ziyaret ettiğim yetimhaneleri; bölge otellere, yerli esnafa tanıtarak bir iyilik zincirini başlatmış olduğumu düşünecek olursak. Bu yetimhanelere bir adım atmanın beraberinde başkalarının yüzlerce iyi adımını getirebiliyor olduğunu kavrayabiliriz. Bir kere yardım götürdüğüm yerler artık düzenli yardım almaya başlayabiliyor. Sürekli yardım almalarının sağlanması ya da bir şekilde hayatlarını değiştirmek gerek. Örneğin yatalak bir anne çocuklarına nasıl baksın? Çocuklar koparılabilir mi anneden, çok seviyorlar birbirlerini. Bu tip örneklerde de nasıl çözüm buluruz diye ayrı bir sorumluluk duygusu ve dertlenme oluyor bende. Bir örnek vereyim: Sri Lanka’ya gittim, orada bir yetimhanede kırk beş kız çocuğu vardı. Döndüğümden beri uçakta dahil aklımı sürekli kurcalayan, ben nasıl olur da düşünemedim diye kendimi harap ettiğim şey ne biliyor musun? Ben nasıl olur da kızlara hijyenik kadın bağı bırakmadan geri döndüm! Sabunlar, kremler, parfüm, kolonya, temizlik malzemesi, diş macunu ve fırçası, daha bir sürü şey götürdüm. Amacım genç kızların özendikleri şeylere dair de biraz heveslerini almalarıydı. Ama aklıma gelmediği için hijyenik kadın bağı götüremedim. Oradan dönerken o yokluğu hatırlayınca durumu anlasam da lokasyon sebebiyle geç kalmıştım, bırakamadım. O çocuklar her ay ne kullanıyor diye düşündüm durdum. Benim için hayatta önemli olanlar bunlar. Buraya döndüğümden beri nasıl bir kargo şirketiyle anlaşsam, para transferi mi yapsam da kızlara kadın bağlarını ulaştırsam diye araştırıyorum. Bu işler zor, kolay değil. Diğer yandan da çok farklı bir manevi boyutu var elbette. Neticede yardım etmenin mutlulukla doğru orantılı olan ilişkisini yadsımıyorum lâkin uzun süreli, kalıcı bir mutluluk için dünyanın değişmesi lazım.
TÜRKİYE İMECESİ
AİP Vakfı'nda nasıl bir üye profili var, sistem nasıl işliyor?
A.İ.P.’in oldukça kozmopolit bir gönüllü yapısı var. Normalde birbirleriyle ortak hiçbir yönü olmayan, hatta birbirlerinin dolaştıkları mekanları bile tanımayan kişiler AİP çatısı altında bir araya gelmeyi başarıyor. Biz bunu A.İ.P’ .in ‘maneviyat mıknatısı’ olarak adlandırıyoruz . Çünkü; çok fakir ve bakımsız 12 yaşında bir öğrenci, bir İETT şoförü, çok uluslu bir şirketin genel müdürü, orta halli bir ev hanımı, 86 yaşında bir emekli de bizim gönüllü yelpazemizde yer alıyor. Hem de ortaya çok dokunaklı tablolar çıkıyor: Akşam müdür işten çıkıyor kravatını kenara bırakıyor saydığım diğer insanlarla beraber eşya taşıyor ya da kafa kafaya verip “X aileye nasıl yardım ederiz?” diye çözüm üretiyor. Ben; 86 yaşında bir emekliyle, aslında kendisi yardıma muhtaç genç bir insanın beraberce yardım için çabalamalarını her defasında gözlerim yaşlı seyrederim.
Sonuçta Acil İhtiyaç Projesi Vakfı için öncelikle gönüllü olarak ilkokul öğrencisinden, işadamına, ev kadınından, emeklisine kadar her kesimden insan destek olabilir. Bu destek okulda eski kitapları toplayan bir kampanya başlatmak, iş yerinin imkanlarını A.İ.P. için kullanmak, projede bizzat görev almak ya da değişik sektörlerin katkısını sağlamak gibi haftada yarım saatten bütün bir güne yayılan geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Çalışma sistemi gönüllülerin imece usulünü günümüze uyarlamaları çerçevesinde sürdürülmektedir.
Dezavantajlı bölgeleri ve insanları nasıl buluyorsunuz, nasıl haberdar oluyorsunuz?
Onlar bizi buluyor veya ekipler gönderiyoruz. Tunceli'den yeni geldik mesela, Mardin'e gideceğiz.Okul müdürleri, milli eğitim, yerel insanlar, muhtarlar, esnaflar ciddi bir araştırma yapıyoruz. Bazen bize bir çığlık geliyor, bazen de gelmiyor biz gidiyoruz. Elimizdeki sınırlı kaynaklarla hareket etmeye çalışıyoruz.
Kriterleriniz neler? İhtiyaç sahiplerinin de ihtiyaçların da sonu yok gibi görünüyor bir yandan, her yardım isteyenin samimiyetini nasıl ölçüyorsunuz? Kötüye kullanılmadığından nasıl emin oluyorsunuz? Her başı sıkıştığında çalışmak yerine yardım almaya alışma hali de olabilir diye düşünüyorum.
Baba olmaması ya da hayırsız bir baba söz konusu olması. Verdiğimiz paranın j-hayırsız bir baba tarafından yenmesini istemiyoruz. Bu durumdaki anneler ve çocuklara ulaşmaya çalışıyoruz.
Sistemimizde; evlere mutlaka tespite gidiliyor. Gidilen evlerdeki annelerin de sosyal hizmet yapma şartı var. Sosyal hizmet yapanla yapmayanı ayıklıyorlar. Bu anlamda sistemin ve iyiniyetin suistimaline izin vermeyen bir sistemimiz var.
İnsanlar genelde sizin ifadenizle elinden geleni yapmayı, elinde olanı sunmak zannediyor. Bu bağlamda siz iyiliği öğretebiliyor musunuz? Bulaşıcı mı gerçekten?
Bu sistemin içinde AİP İnsanı diye bir tanımımız var. A; Amaçlı, İ; İyi P; pozitif demek. Bu kavramın içini doldurmaya ve o insanlara toplum hizmeti yaptırmaya çalışıyoruz. 10 kişilik bir ekibiz. Bize düzenli yardım eden anneler de var. Gönüllülerimiz var.

POLYANNACILIK YOK!
Kurban değil deneyim yaşayan zihne davet ediyorsunuz insanları? Bu ne demek? Özellikle zor koşullarda yaşayan insanlara bu daveti yapmak nasıl oluyor?
Birbirleriyle tanıştırıyorum ve dertlerinin dert olmadığını anlamalarını sağlamaya çalışıyorum. Ben de yurt dışına çıktığımda bunu anlıyorum. Benim gibi milyonlarca insan var. çok ekstra bir durum yok. Kendi derdimi dert ettiğimde başkasına derman olamıyorum o da bana derman olamıyor. Karşılıklı, dünyasal bir şey. Kurban zihniyetine geçtiğimizde acısını başklarından çıkarmaya çalışıyoruz. Ama ben öyle analar tanıyorum ki hayat canlarına okumuş ama ayaktalar ve çocuklarını yetiştirmeye çalışıyorlar. Ve yine öyle analar tanıdım ki kocası iflas etti ve kendisine business bilet alamadı diye adamın canına okuyan...Ekmek bulmayan elmayı hayal eden insanları da deneyim yaşayan zihne davet etmek mümkün. Mesela yetimhanelere gittiğimde çocuklarla iletişimimde hep onlara şu mesajı veriyorum 'ben seni görüyorum.senin yerinde ben de olabilirdim. Umarım benim yaptığımı ilerde sen de yaparsın. Türkiye'dekileri birbiriyle tanıştırmak yetiyor. Beterin beteri var. Onlar bir araya gelip kurban zihniyetinden çıkıp birbirlerine derman olmaya başlayınca yalnız olmadıklarını anlıyorlar. Esenyurt'taki bir kadınla Gaziosmanpaşa'daki iki kadın tanıştığında belki sadece memleketlerinden gelen turşuyu pirinci paylaşacaklar. Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz, yoksa Polyannacılık yok yani.
Türkiye'de çok fazla iyilik hareketi var. İhtiyaç Haritası, yerel gönüllü örgütler, cemaatler sayısı çokca...Hepsi tek bir çatı altında toplansaydı daha verimli mi olurdu sizce?
Hayır, ben bunu zenginlik olarak görüyorum aslında. Mikroda bizim hiç göremeyeceğimiz sorunları mesela Kastamonulular Derneği görebilir. Değerli görüyorum. Afet Platformu gibi büyük platformlarda zaten bir araya geliniyor. Aslında belki daha küçük sempatiklerin, kadın kooperatifleri gibi onların da biraraya gelmesi lazım. Biz sahacıyız ve sürekli farklı vakıflarla işbirliği yapıyoruz.
Gelecek hedefleriniz nedir?
Sürdürülebilir bir sistem bırakmak ve bunun için de çalışıyoruz. Sürdürülebilir Türkiye İmecesi'nin parçası olmak isteyen bütün şirketlere ve insanlara da açığız. Umarım bizi bulurlar ve iyiliği çeşitlendirip, daha da büyütebiliriz.
Modern çağın plaza insanları, kariyer düşkünleri adı her neyse 30'lu yılların sonlarında genel olarak bir uyanış, bir farkındalık oluşuyor. Bir anlam arayışı başlıyor. Sizin uyanışınız 10'lu yaşlarda başlamış, böyle olmasaydı anlamsız mı hissederdiniz?
Üretken biriyim herhalde başka bir anlamlar bulurdum. Belki kendimi yetiştirmekle ilgili bir yolculuk olurdu. Belki daha çok maneviyata kayardım. Belki kendimi daha derin tanımaya girişirdim. Öyle ya da böyle bir anlam bulurdum diye düşünüyorum. Çünkü mutlu olmaktan daha önemli olan şey, insanın anlamlı bir hayat yaşaması.
Siz aynı zamanda annesiniz, biyolojik ve manevi çocuklarınız var, iş kadınısınız, başka rolleriniz var. Nasıl yetiyor, yetişebiliyorsunuz?
Benim tek avantajımiyi bir planlamacı olmam. Başka arkadaşlarımın yapabildiklerini yapabilsem de, mesela onlar gecede 8-10 saat uyuyabiliyorken ben 3 saat uyuyarak yaşayabiliyorum. Ya da onlar kendine çok dikkat etmese de ben hayatım boyunca hiç sigara, içki içmedim. Çok iyi vitamin kullanırım. Kendime çok iyi bakmak benim bir yükümlülüğüm, bu sadece kendime karşı değil, topluma karşı bir yükümlülüğüm. Ve bunlar için elimden geleni yapıyorum.
Ertesi günü kahvaltı varsa mesela. Tostlarını bile hazırlayıp jelatinleyerek, domateslerin kabuklarını geceden soyarak vakumlu kaba koyarak. Gece 2'de sofrayı hazırlayıp üstünü şeffafla örterek, çok çok hassas hazırlık yaparım. Evde davet vereceksem tabakların içine şaşırmayayım diye 'buna kıymalı börek konacak' gibi post-itler koyarak, bir orkestra yönetir gibi çalışırım. Çok sayıda davetli de ağırlıyorum. Evin dışına çıkarken vereceğim hediyeleri öncelik sırasına göre sıralayarak, farklı çözümleri kendi kendime üretiyorum. Ayrıca zeka oyunları ve meditasyon aplikasyonları da kullanmaya gayret ediyorum. Bunlar yapmayı hatırlamak için de alışkanlık kaydı tutan aplikasyonlar kullanıyorum.