Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Uygulamalarımız appstore googleplay
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Uludağ'dan çıkan marka: KUDRA

Yazının Giriş Tarihi: 11.03.2026 09:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 11.03.2026 09:15

Bu okuyacağınız söyleşiyle özgür ruhlu, otantik, gezgin bir kadının bu topraklara olan bağlılığına, her gezdiği köyde köylü kadınlardan topladığı kadim bilgileri nasıl dönüştürdüğüne, dizi sektöründe kariyer şansı varken elinin tersiyle neden ittiğine, inandığı değerleri özenle koruyarak kurduğu markası Kudra'ya ve ne yazık ki pes etme hikayesine tanıklık edeceksiniz.

Oyunculuk eğitimi alıp dizi sektöründe çalışan Bahar Özyörük’ün yolu, Hindistan’daki ayurveda eğitiminden Anadolu köylerindeki şifacı kadınlara, oradan da Uludağ’ın eteklerinde kurduğu küçük atölyeye uzanan sıra dışı bir hikâye bu. Yıllarca köy köy dolaşıp bitkilerin kullanımına dair geleneksel bilgileri toplayan Özyörük, bu birikimi Kudra markasıyla doğal cilt bakım ürünlerine dönüştürdü.

Ancak, Uludağ’ın doğasından ilham alan bu butik marka bugün başka bir mücadele veriyor. Artan maliyetler, ağır mevzuat ve büyük markalarla rekabetin zorlaştığı pazarda butik, küçük üreticilerin ayakta kalması giderek güçleşiyor. Bahar Özyörük ile Kudra’nın doğuşunu, doğadan öğrenilen bilgiyi ve Bursa’dan çıkan bu yerel markayı yaşatma mücadelesini konuştuk.

Hikayeni en başından anlatır mısın? Bu yolculuk nasıl başladı?

Üniversiteden mezun olduğumda 6 ay kadar Hindistana gittim. Orda da ayurveda ve cilt bakımı üzerine geleneksel Hint tıbbı eğitimi aldım.İlk olarak farkındalığım orada başladı diyebilirim. Kerala diye bir eyalete gitmiştim. Orada tamamen sentetik ilaçlar, kozmetikler yasaktı. Her şey bitkilerden elde ediliyordu. O durum bana çok ilginç gelmişti. Kerala'da bir şifacının yanına gidip 1 hafta 10 günlük bir eğitim aldım. Bahçesinde yetiştirdiği bitkilerle üretim yapıyorduk. O zamanlar cildim de akneliydi. Merhemler, karışımlar üretmeyi öğrendim ve bunların cildime iyi geldiğini farkettim. Bu farkındalıkla daha sonra İstanbul'da Zeytinburnu'nda Tıbbi Bitkiler Bahçesi'ni buldum, Hindistan'da kullandığımız bitkiler burada yetişmiyordu sonuçta. Onların karşılıklarını, Anadolu'da yetişenleri bulmak icap etti. Derken ilk ciddi eğitim tecrübem İstanbul'da başlamış oldu.

İstanbul'da o sırada oyunculuk da yapıyorsun sanırım.Tiyatro, oyunculuk derken bitkilerle olan yolculuğun nasıl devam etti ?

Evet, üniversitede tiyatro bölümünü okudum, Bursa Devlet Tiyatrosu'nda bir sezon oynadıktan sonra İstanbul'a gidip dizi sektöründe oyunculuk yaptım. Dizide oynarken çok makyaj yapılıyor ve çok uzun saatler sette kalıyoruz. Kuru bir cildim var zaten. Tam o sıralarda Zeytinburnu'ndaki Tıbbi Bitkiler Bahçesi hayatıma girdi. Orada Farmasötik Botanik Anabilim Dalında Prof. Dr. Eczacı Ahmet Ulvi Zeybek'in düzenlediği aromaterapi yağlarıyla cilt bakım ürünleri hazırlama kursuna katıldım. Sonra kendi cilt bakım ürünlerimi hazırlamaya başladım ve bu çok hoşuma gitti. Cildime iyi geldi. Arkadaşlarımın isteğiyle onlara da hazırlamaya başladım. Parfümün Dansı kitabındaki KUDRA karakterinin ismini de amatör bir anlayışla markam olarak belirledim, ilk merhemimin üzerine elimle markamı yazdım. Bir süre sonra küçük bir ekonomi de dönmeye ve yan gelir olmaya başladı. Ekonomik olarak kendi ürünlerimizi üretmemizin bir mücadele biçimi olduğunu düşündüm. Oyuncu arkadaşlarım ve benim en çok para harcadığımız kalem kozmetik ürünlerdi ve bu alanda Türk markası da yoktu, ithal ürünler alıyorduk. Kendi çapımda bu sıralarda üretmeye başlamıştım.

Bahar Özyörük ve Feray Yılmaz

KÖYLÜ KADINLARDAN KADİM BİLGİLERİ TOPLADI

Oyunculuk yapıyorsun, getirisi yüksek bir sektör. Diğer yandan 2 dizide rol almışsın, kariyer de vaadediyor sana. Buna rağmen tercihini oyunculuktan yana kullanmıyorsun. Neden? Bu yol ayrımı nasıl geldi?

Ben aslında kozmopolit bir şehirde yaşamaya dair yatkınlığı olan bir karakter değildim. Yani aslında o dünyanın içinde olmak istemedim. Aslen Bursalıyım, ailemle bütün yaz tatillerimizi, hafta sonlarımızı hep Uludağ'da geçirirdik. Yani doğanın hep içindeydim. İstanbul'da yaşamak, beni çok da cezbetmedi. Kaçış yolları arıyordum zaten. Hayalim hep küçük, ekolojik bir köy kurmaktı. Bir komünity kurup orada yaşamaktı. Zaten İstanbul'da çok kalamadım. Ordan Fethiye'de Kayaköy'e göçtüm. Bir süre orada yaşadım. Oradan Marmaris'e geçtim. Köylerde yaşadım ve gittiğim köylerde köylü teyzelerle tanıştım. Kekik toplayıp, kekik yağı, kekik suyu yapan köylü kadınların izinden gittim. Merak edip işi nasıl yaptıklarını ve ne amaçla yaptıklarını öğrendim. Özellikle köylerin yaşlılarında etnobotanik bilgi vardı, bunlar unutulmaya yüz tutmuş bilgilerdi. O dönemde bir instagram hesabı açıp, bu bilgileri paylaşmaya başladım. Köylerin kocakarılarını bulup onların hikayelerini dinledim. Mesela Muğla Köyceğiz'de, sığla ağacı endemik bir türdür. Dolayısıyla orda sığladan elde edilen bir balsam, yara iyileştirici özelliğiyle kullanılıyor. İneklerin süt sağarken memelerinde oluşan yaralardan tutun da o ağaçtan o balsamı toplarken ellerinin yaralanmasına, mide yaraları, ülsere varıncaya kadar bir sürü böyle bilgiyi topladım.

Nasıl çalıştın bu köylerin kocakarılarıyla...Bilgileri nasıl toparladın ve nasıl kendi bilgilerinle harmanladın?

Öncelikle ne için kullandıklarını ve nasıl kullandıklarını hep not aldım. Onlar çok ilkel metodları kullanıyordu. Bunları daha nasıl geliştirebilirim, daha modern hale nasıl getirebilirim diye kafa yoruyordum. Köylerde kaynak ellerinin altında olduğu için bir saklama yönetmine de ihtiyaç duymadan kullanıyorlar. Kantoron yağı çok baskındı. Aşık oldum. Ege ve Akdeniz'de çok yaygındır ve çok pratik bir üretim şekli var. Köylerdeki bu kadınlar kuşaktan kuşağa aktarılan çok kadim bilgilere sahipler ve unutulmadan onları muhafaza etmek istedim.

LONDRA MACERASI

Köylerde gezgin ve özgür bir ruh olarak dolaşıp bitkilere dair merakını ve keşif duygunu tatmin ediyorsun. Araya bir Londra macerası nasıl girdi?

Gezerken gezerken birkaç yıl geçti ve kendime 'Bahar sen oyuncusun ve aslında tiyatro yapmak istiyorsun' dedim. İstanbul'dan kaçtım ama tiyatro yapma isteğim hala vardı. Türkiye'de benim istediğim tarzda tiyatro yapan ne kurum var, ne topluluk var. Ben daha çok hareket, dans odaklı performatif tiyatro sanatlarına ilgiliyim. O sıralarda Londra'da yaşayan bir arkadaşım bana 'hadi gel Londra'da beraber tiyatro yapalım' dedi. Hemen topladım eşyalarımı...O zamanlar Ankara Anlaşması var. Londra'da tiyatrosu olan bir arkadaşımız da vardı. Gittim ama birkaç ay sonra İstanbul'dan kaçıp yine başka bir kozmopolit şehirde olmak beni boğdu. Bir de köyden çıkıp gitmişim. Ve orada da yaşayamayacağıma karar verdim. Ne yapsam, ne etsem diye dolanırken, bir gün pazarda karşıma bir tezgah denk geldi. Tezgahta kremler satılıyor. Adamın teki envayi çeşit krem yapmış, koymuş reçel kavanozu gibi kavanozlara, içine de birer kaşık koymuş denettiriyor filan. 'Nasıl yani bitkisel ürünler bunlar' dedim, 'bu yasal mı? Ben yaptım deyip pazarda reçel satar gibi satabiliyor musunuz bu kremleri? 'Evet' dedi. İngiltere'de ev yapımı prosedürü olduğundan bahsetti. Nerden öğrendiğini sordum. Adam da meğer bayağı popülermiş. Ve beni aromaterapi ve bitkisel ürünlerle ilgili kurslardan birine yönlendirdi. Sonra orada bir workshopla başladım. Oyunculuk için gittiğim Londra'da yolum yine buraya çıkmıştı.

İlginç, oyunculuk için yola çıkıp yine bitkilerle hemhal olmak. Yol sonra seni nereye götürdü?

Evet, Londra'daki okulla online olarak bağlantıda kaldım ve tekrar Marmaris'e döndüm. Şehir hayatı bana yetmişti. Orda bir şifacının yanında 1 sene boyunca yaşadım. O da bitkilerden distilasyon yapıyor, adaçayları, kekikler yağlar çıkarıyoruz ve eğitimimi de online sürdürüyorum bir yandan. Geleneksel yöntemlerle üretimimizi daha modern hale nasıl getireceğimin bilgisini alıyorum ve Anadolu bitkilerine uyarlamaya başlıyorum. Sonra Amerika'da eğitimler buldum. Merak oldukça deşiyorsun deşiyorsun ve bitmek bilmeyen bir öğrenme süreci...

Bu arada bir karavan aldım. Yola koyuldum. Finike'de Tahtacı köyünde bir teyzenin yanına gittim sonra. Elmalı dağında. 9 ay kadar da Şükriye Teyze'nin yanında kaldım. O da köyün şifacısıydı, rahmetli. Nar şarabı filan yapıyor diye yanına gidip uzunca bir süre dağ bayır bitki topladık, birlikte ürettik. Aslında Kudra'nın ilk üretim yeri Şükriye Teyzenin, Gökbük Kanyonu'nun kenarındaki köy evinin odası diyebilirim.

Bu arada, ürünleri üretmeye başladım ve instagram üzerinden duyuruyorum. İşte 5-10 krem yapıyorum, bu bitkiyi tanıtıyorum. Almak isteyenlere tek tük gönderiyorum. Tabii bu arada benim sahne alma, tiyatro yapma isteğim arada canlanıyor. O arada Antalya Şehir Tiyatrosu'nun sınavı açıldı, çocuk, kukla ve gençlik tiyatrosu üzerine...Ben de kuklaya da meraklıyım. Sınava girdim, kabul edildim, bekliyorum ama ordan hiç haber gelmedi, olamadı.

Antalya'ya da taşınmış oldum bu arada, tiyatro başlayacak diye...Üretmeye de devam ediyorum. Ticari bir şeyden ziyade benim için bir keşif yolculuğu aslında. Çok iyi geri bildirimler alıyorum.

Şükriye Teyze gibi köylü kadınların üzerinde de ürünlerini deniyor muydun?

Deniyordum aslında. Kayaköy'e ilk gittiğimde elimde zeytinyağım bile yok. Teyzenin biri zeytinyağı yapıyor. Bende de kantoron bilgisi var, o köy kantoronu bilmiyordu garip bir şekilde. Kantoron ve ardıç katranı-ısıtıcı olarak kullanılıyor-ve zeytinyağıyla bir karışım ve merhem ürettim. Zeytinyağı veren teyzenin romatizmal diz ağrıları vardı. O merhemi denettim ve çok iyi geldiğini söyledi. Arkadaşlarına da istedi. Onlara da yaptım. Ve onlar da karşılığında yumurta, domates, salatalık verdiler.

Aromaterapiyi ve bitkileri sen hep harici kullanıma yönelik üretiyorsun, dahili kullanımına dair bilgi ve üretimin var mı?

Aslında buna fitoterapi deniyor. Farklı bir bilgi gerektiriyor. Ona da meraklıydım. Kendim için çok denedim. Gittiğim her yerde yenilebilir bitkieri yedim, çaylarını içtim. Etrafımdaki insanlara da öğrettim. Ama instagram üzerinden paylaşmadım. Çok fazla etken var çünkü. Şifacılıkta şöyle bir şey vardır; öncelikle zarar verme.

Ve dahili kullanımda etkileşimlerini bilmek ayrı bir iş. Kişiyi birebir tanımak gerekiyor. İnstagramdan genel bilgi olarak sunmayı doğru bulmuyorum. Şurdan çıksak önümüze çıkan ilk toprak parçasında yoğurt otu ile karşılaşırız. Tiroid bezinin çalışmasına destek olan, kadın hormonlarını dengelemeye yarayan bir bitki mesela. Çayını içebilirsiniz, istesem bunu duyururum hesabımda, böyle çok bilgiye sahibim. Bunu yapan da çok fazla insan var. Ama ben çok doğru bulmadığım için paylaşmamayı seçtim.

HAYAL GERÇEK OLUYOR

Sonra yolculuk Bursa'ya nasıl uzandı yeniden?

Antalya'da tiyatro işi de olmayınca zorlamamak gerektiğine karar verdim ve gönlüm dağlarda zaten dedim. O sırada yolculuklar sırasında tanıştığım Bursalı bir arkadaş bana 'Bahar, senin bir hayalin vardı; dağda köyde küçük bir kulübe, çocuk...gel bu hayali birlikte gerçekleştirelim' dedi. Uludağ'da tam benim hayalime uygun bir arazi almıştı. Önce 'olur mu?' filan dedim. Ama beni araziyi görmeye ikna etti. Beraber Bursa'ya geldik. Bomboş, yabani bir tarlaydı. Envayi çeşit bitki, Uludağ'ı zaten çok seviyorum ki beni Bursa'ya bağlayan şey Uludağ'dır. Dağda yaşamayı istiyorum, dağda yaşamamı destekleyen bir yol arkadaşı istiyorum gibi bir mantıktan aşka evrilen bir ilişkinin içinde buldum kendimi. Derken ev yaptık o araziye, evlendik, çocuğumuz oldu. Orda kendi tıbbi bitkiler bahçemi yapmaya başladım. Evi inşa etmeden önce kamplar düzenlemeye başladım. Bitkilerin doğadan elle toplanıp distilasyon, maselasyon işlemlerinden merhem haline dönüşmesine kadar süreci deneyimlettiğim kamplardı. Çok keyifliydi. Elazığ'dan Bodrum'a kadar pek çok insan da katıldı.

KUDRA Markası için tüm bilgi ve deneyim altyapısını tamamladın. Ve markanın yolculuğu resmi olarak nasıl başladı?

Sene 2019, ben Kudra'yı kurdum. Dağdaki varlığımız burayı da destekledi. Kudra'yı kurduktan sonra dağdan şehire yerleştik.İşi resmiyete dökünce Sağlık Bakanlığı'na başvurup şirketleşince, aldığınız tüm hammaddeleri analizli yapmalısınız. Ölçümler, bileşimler hepsi tam olmalı. Evrak işleri çok fazla. Biz kozmetik sektöründe 'iyileştirici' iddiasında bulunamıyoruz. Mesela kantoron bitkisinin yara iyileştirici özelliği de var, bundan bahsedemiyoruz. Örneğin 'cilt lekelelerinin görünümünü gidermeye yardımcı olabilir' diyebiliyoruz. Prosedürleri fazla olan bir yola girdik. Yoğun evrak ve analiz süreçleri zamanımızı almaya başladı.

Bir şeyin hayalini kurmakla ticari olarak bir markayı var etmek arasında nasıl farklar gördün?

Kudra resmileşti, markalaşma sürecine girildi. Ben tabii bunların hiçbirini planlamadım. Ne ticari bir geçmişim var ne de pazarlama yeteneğim var. Benim tek bildiğim bitkileri tanımak ve formülasyon yapmak. Şifa değerlerini öğrenip ürünlere dönüştürmek tamam, ama ben ne yapıyorum? noktasına geldiğimde; bir yandan evraklarla cebelleşirken, tam 'yaptık oldu' derken, eczanelere ve marketlere dağıtabiliriz diye düşünürken, bunu bilmediğimi farkettim. Ürünüme, içeriğime, süreçlerime ve bilgime güveniyorum ama pazar alanımızı nasıl genişleteceğimi bilmiyorum. O dönemde instagram da benim gibi küçük üreticilerin parladığı, el emeğinin gösterildiği alıcısıyla buluştuğu, niş bir ortam, bir mecrayken ben resmileşme sürecindeki evraklarla uğraşırken bu mecra, günümüzde büyük markaların büyük reklam bütçeleriyle yarıştığı, fake influenserların 'ürünü kullandım çok güzel' diye yalandan reklam yaptığı, kirli bir dünyaya evrilmişti. Dolayısıyla kendini göstermek çok daha zordu.

Pazarlama ayrı bir uzmanlık ve network gerektiriyorken, dış pazarlara açılma fikri kulağa hoş geliyor. Burdaki deneyimlerin sana ne öğretti?

Yurt içinde ürünleri satmaya çalıştığımda da farkettim ki, bunlar eczanelerde rahatça satılabilir ürünler olmasına rağmen eczane ürünü değil. Bir bilgi birikimi ve farkındalık gerekiyor hem tüketicide hem de satışa sunacak eczanede. Eczacılar da tüketici de o arayışta değil. Ve pazarımın çok dar olduğunu farkettim. Başlangıçta instagramda başlattığım bitkilerle ilgili bilgilendirici içerikleri de yeterince besleyemedim. Bir baktım herkes green labelling yapıyor, herkes doğal oldu, tüm kozmetikler tırnak içinde doğal oldu. Bunun bir karşılığı da yok, neyin doğal olduğunu sorgulayan bir sistem de yok. Dolayısıyla pazarda geride kaldım. Bu sefer de İhracat yapabilir miyim? diye düşündüm. İngiltere, Macaristan, Almanya bitkisel kozmetiğe yatkınlar. Ama yine nasıl yapacağımı bilmeden düştüm yollara...Avrupa Birliği'nin de bizim Sağlık Bakanlığı gibi bir sistemi var. O zaman oraya kaydolmaya karar verdik. Ama yatırım gerekiyor. Buraya kadar kendi kendime oluşturduğum sermaye ile gelmiştim. İhracat için yükseldik, etiketleri İngilizce Almanca'ya çevirdik. Fuara gittik. Pazar araştırması yapıyoruz. Her şeyi yolda kendi kendime öğrene öğrene ilerliyorum.Bulgaristan'a gittik, Romanya'da masaya bile oturduk. Ama bu işler maalesef benim naifliğimle, ince okuyup sık dokunarak yapılacak bir şey değil, ticaret öyle bir şey değil. Burda daha çok dikkat edilen konu kar payı. Dolayısıyla senin ürününü alıp da satacak olan kişi de doğrudan bu kar payına bakıyor. Kimse alıp da 'aaa ne güzel içerik yapmışsın, hakikatten kıymışsın paraya gidip bu hammaddeyi almışsın' demiyor. 'Ekolojik ambalaj kullanmışsın, plastik atığı da minimize etmişsin' demiyor. Bu farkındalık olmayınca ben üzüldüm, hatta içerledim, çünkü yıllardır bunun için emek veriyorum. Yoksa piyasada fazlasıyla doygunluğun ötesinde benzer ürün var. Ben burada bir fark yaratabilirim diye emek verdim. Karşılık bulmadığını görmek beni üzdü. Ne yapmam gerekiyor diye hala araştırıyorum. Ya istedikleri kar marjını vermek için fiyatlarımı daha yüksek seviyeye çekeceğim, ihracat yapacağım. 200 liraya da 20 bin liraya da krem var piyasada. Öyle bir pazarda nasıl savaşacağımı bilmediğim için ve öğrendiğim şekilde de savaşmak istemediğim için geri çekildim.

İHRACATA NİYET...

İhracata niyet ettin ve sonunda küçülmeye karar mı verdin? İnstagram hesabında paylaştığın ve adeta bir çığlık etkisi yaratan videoyla aslında bir yandan da isyan ediyorsun. Kudra gibi butik bir Bursa markası gerçekten neden ayakta kalamıyor?

Zaten çok küçük bir kitleye hitap ediyorduk. Tüm altyapımı ve personel hazırlığımı seri üretim için yapmıştım ama bu süreçte küçülmekten başka çare göremedim. Reklam yatırımı vs yapmam lazım. Öyle ölçekte bir firma değilim ben ve kendimi kendi doğrularımla varetmek istiyorum. Kendi iç sesim ve vicdanımla başbaşa kaldığımda ve durugörü baktığımda bir karar vermeye çalışıyorum.

Ben bu yola girişim olsun diye değil tutku ile çıktığım için o tutkuyu kaybedersem, uğraşmaya değer bir şey kalmaz geride diye düşünüyorum. Sürdürülebilir olmasının kaynağı bu zaten. Bu iş benim para kazanmak amacıyla yaptığım bir iş değil, ama günün sonunda bir işletmenin de ayakta kalmasının tek yolu para kazanmaktır. Arada belirleyici bir çizgi var.

Daha fazla yatırım yapacak bir bütçem yok. İş ancak kendini döndürüyor. Hayatımızı ancak idame ettiriyoruz. Sanki bir çıta var, ha gayret o çıtayı atlayıp emeğimizin karşılığını göreceğiz gibi bir sanrı vardı ve geldiğimiz noktada o sanrı balonu patladı. Küçük işketmelerin bireysel mücadele ile ayakta kalması çok zor. Çok düşük bütçeler kazandığımız halde aynı vergi dilimindeyiz. Daha işi döndüremezken vergi, kira, sgk gibi yüklerin altında kalıyoruz. İşi büyütmek istiyosunuz ama bir yatırım desteği de yok. Rakip piyasa ahlaklı bir şekilde boy göstermek diye bir şey yok. Bir çıkış noktası göremediğim için personelimin işine son vermek zorunda kaldım. Sürdürmeme kararı aldım ama bir yandan da bunca yıllık emeğimi savunmak istiyorum.

Videoyu yayınladıktan sonra çok iyi geri bildirimler aldım. Deniyorum hala. Çıkış arıyorum. Siparişler geliyor ve ufak üretim yapmaya çalışıyorum. Daha adaletli bir pazar ortamına ihtiyacım var. Pazar olduktan sonra üretmek benim için işin en kolay kısmı benim için. Genel ekonomi kötü, alım gücü düştü. Devamlı müşterilerimi o güzel insanları kaybettim.

Bahar, sistem, devlet adına ne dersen de şimdi sana markanı ayakta tutmak için 'dile benden ne dilersen' dese ne istersin?

Avrupa'da Amerika'da küçük işletmelerden belli bir gelir seviyesinin altındaysa vergi alınmıyor. Bir palazlan bakalım' deniyor. Bu parayı kazanana kadar ancak kendinii döndürdüğünün farkında oralarda sistem. Türkiye için de yıllık belli bir ciroya kadar vergi alınmaması lazım. O ciroyu geçebilen işletme zaten ayakta kalabilenler...Para kazanmaya yeni başlamıştır ve vergisini tabii ki verecek. Butik işletmeleri koruyan bir vergi sistemi olmalı. Bu olmayınca vergi yükünü fiyatlarına ve müşteriye yansıtmak zorundasın. Böylece müşteriyi kaybediyorsun. Kore'den Çin'den gelen ucuz ithal ürünlere kayıyor müşteri. Onun ötesinde pek çok şekilde desteklenebilir yeter ki desteklemek istesinler.

Bahar Özyörük, bitkiler ve doğa konusunda el aldığı (rahmetli) anneannesi, annesi ve kızı ile 4 kuşak bir arada Uludağ'da elele bitki topluyorlar.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.